Bana gereken her şeyi biliyorum ve kendimden bile saklıyorum
halleri basıverir insanı bazen. En bilindiği de
öleceğini bilmek. Geleceği unutmak için güzel bir bahanedir bu.
İnsan bazen boş gözlerle pencereden sokağı izlerken
buluverir kendini. O pencerede, tam da o noktada, o şekilde bakma
noktasına getiren zincirin her halkası, aslında o
boşlukta kayboluverir bir anda.
O an yaşanacak küçük bir telaşe bile kişiyi hayata
bağlayabilir anında. Sokak köpeğinin bir kedinin peşine
düşüşü gibi. İşte, bir şeyler oluyordur orda. Bir
koşturmaca var. “Ben nereye koşmalıyım?”
diye düşündürür en azından.
Hayat bu kadarmış işte. Evin belki iki oda, bir salon, bir de
çıkma balkon. Adıma vursan çok değil, düş kurarsan belki
de sonsuz büyüklükte. Ama düşler de, rüyalar da buhar olup uçuyor.
Elinde yine bir ev, bir sokak kalıyor.
Sıkıntılı haller yaratıyor tüm bunlar insanlarda.
Çünkü insan sıkılıyor her şeyden. Merakını
giderdikçe, doydukça, büyüsü kaçtıkça arayış
başlıyor. Kaşif gibi düşüyor yine yollara. Yeni tatlara,
hazlara yelken açıyor.
Kimi bulduğunu aradığı sanıyor, kimi arama
sevdasından aradığını bulduğunda görmezden
geliyor.
Hatta bazen yeni diller de öğreniyor. “si” diyor,
“oui” diyor, “da” diyor, “hassittir”
diyor. Ama nedense bazen söylemek istediğini hiçbir dilde
bulamıyor.
Kimilerine de dokunmak yetmiyor, taklalar atıyor sevişirken.
Bazen de gülmek, güldürmek için maymun taklidi bile yapıyor.
İşin bokunu çıkarıp işkence filan yapanlar bile
var. Normalim diye geziyorlar aramızda. Zaten küçükken güvercinleri
yakalayıp kanatlarını kırıyordu bunlar.
“Büyüyünce ne olmak istiyorsun?”, “”işkenceci
olceeem heyooo”.
Sıkılıyoruz di mi? Hayat en az bu yazı kadar
sıkıcı.
Çoğalabilmek için azalanlarsa daha can sıkıcı.
Dört ana renkten yedi renk çıkmış. Her şey ya yeşil
ya kırmızı ya da diğer beş renkten biri.
İşte benim en sinirime dokunan da bu. Yok tonları da kesmiyor
beni, kandıramıyor. Hani çok değişik kokular ve
notalarla idare edebiliyorum da. Bu renkler beni boğuyor.
mariadebonne