Sayım Çınar, Türkiye’de az yetişen fakat kıymetini yeteri kadar bilemediğimiz sanatçı , Ali Erkazan’la hem sinemayı hem de oynadığı yeni filmi Münferit’i için konuştu.
Antalya
Kendimi sadece televizyonda yaptıklarımla ele alamam. Çünkü onbeş yıl Ankara Sanat Tiyatrosu’nda oynadım. Ben politik tiyatroda oyunculuğu öğrendim. Ayrıca gençlik yıllarımda çeşitli eylemlerin içerisinde kitle örgütleriyle birlikte emperyalizme karşı mücadelede yerimizi aldık.
Münferit adlı film ilgi çekeceğe benziyor. Ali Erkazan filmde çok farklı bir karakteri canlandırıyor. Münferit, sistematik durumları yalanlamak için kullanılan ve kaçış yaratan bir sözcük . Başrollerde Ali Erkazan, İdil Fırat, Mahir İpek in görev aldığı filmin oyuncu kadrosu oldukça deneyimli sanatçılardan oluşuyor. Filmin yönetmeni Dersu Yavuz Altun. Kendi hayatı konusunda karar verme şansını büsbütün yitirmiş bireyin tarihsel sıkışmışlığı filmin temel duygusunu oluşturuyor. Filmin post prodüksiyon süreci Fono Film Laboratuarları ın da tamamlandı, Önümüzdeki günlerde seyirciyle buluşacak.Ali Erkazan’la hem sinemayı konuştuk hem de dizi filmleri.
S.Ç: Ben sizi televizyon dizilerinden tanıyorum. Sinema bazen daha önceden tanımış olduğunuz dizi oyuncularına karşı olan önyargınızı siliyor . Sinema böyle bir şey… Çok farklı şeyler ortaya çıkıyor. “Münferit” dizilerin dışında oldukça değişik bir film. Bu filme, yani rolünüze nasıl hazırlandınız ?
A.E: Daha öncede böyle bir soru geldi ve role nasıl hazırlandınız diye… Bende dedim ki hiçbir şey yapmadım, içimdekini çıkarttım ortaya. Böyle bir role zaten hazırlanılmaz. Bu gözlemdir. Filme hazırlanma sürecinde çoğunda da bu vardır. Yönetmen Dersu Yavuz Altun bu filmin senaryosunu bana getirdiğinde, bu filmi çok çekmek istediğini ve benim de bu rolü oynamamı istediğini söylemişti. Ben o zaman bu teklifi çok fazla ciddiye almamıştım. Belki bakarız filan demiştim. Ama o benim bir buçuk sene televizyonda ki programımın bitmesini bekledi. İlla ki rolü benim oynamamı istedi. Gitti geldi. Her seferinde senaryonun bir bölümünü gösterdi. Derken kendimi yavaş yavaş filmin içerisinde buldum.
S.Ç: Filmi nerede çektiniz ?
A.E:Heybeliada da çektik.aslında. Şöyle bir gerçek var; bütçe ve imkanlar el vermeyince çektiğiniz film için gerçek mekanları da bulamayabiliyorsunuz. Yinede biz elimizdeki imkanları değerlendirerek güzel bir film çektik. Ancak senaryoda geçen mekanlardan gerçekten yaralanabilseydik, çok daha iyi sonuçlar alabilirdik.
S.Ç: Hala “Münferit” sözcüğünü duyduğumuzda biraz politik bir film galiba diye düşünüyoruz . Oynamış olduğunuz bu rolün size getireceği artılarını ve eksilerini düşündünüz mü ?
A.E: Kendimi sadece televizyonda yaptıklarımla ele alamam. Çünkü onbeş yıl Ankara Sanat Tiyatrosu’nda oynadım. Ben politik tiyatroda oyunculuğu öğrendim. Ayrıca gençlik yıllarımda çeşitli eylemlerin içerisinde kitle örgütleriyle birlikte emperyalizme karşı mücadelede yerimizi aldık. Yetmişli yıllarda politik bir geçmişi olan ve bugün de halen o politik geçmişiyle ayakta durmaya çalışan bir sanatçıyım ben. Yetmişli yıllarda vermiş olduğumuz mücadelede Marksist ideolojinin bize vermiş olduğu bir takım bilgilerin halen yararını görüyorum. Tabi ki her rolde oynamam. Beni tanıyan herkes bilir. Yönetmen ile sözünü ettiğim dönemlerden sonraki süreçlerde beraber tiyatro yaptık. Zaten benimle çalışırsa daha iyi bir sonuç alacağına inandığı için de beni bir buçuk yıl bekledi. Bugün düşündüğünüzde, popüler kültürün içerisinde bir alt yapı oluşturmak gerçekten çok zor…
S.Ç: Filmde gerçekten kötü bir karakteri canlandırıyorsunuz. Hepimizin içerisinde bir kötü taraf olduğu kesin. Hepimizde katledilmiş bir duygu olduğu kesin. Belki de onu çıkardınız bu filmde ?
A.E: Şimdi sizin de dediğiniz gibi katledilmiş duygular vardır ve bunu değişken fotoğraflarla ortaya çıkarılabilirsiniz. Başka bir ruh içerisinde katledilmişinizdir ve onu taşıyorsunuzdur. Onu bir yerinizde taşıyorsunuzdur. Benim rolümdeki adamla buluşma meselesi nasıl gerçekleşti diye sorarsanız, bu içimdeki katledilen duygudan çok, ülkemizde zaten çok kolay rastlayabileceğimiz bir prototipi ortaya çıkarmam ile söz konusu oldu. Bu tipler, bir toplumdaki çürümenin hızlanmasını sağlayan ve başrollerde olan tiplerdir. Çünkü çok kolay kullanılabilirler. Böyle bir rolü oynamak bir oyuncu olarak sizi zorladı mı derseniz, beni zorlamadı açıkçası. Belki beni şu açıdan zorladı diyebilirim. Bu kötü adamın doğru algılanmasına çalıştım yani yanlış bir kötü adam çizmemeye çalıştım.
S.Ç: Filmde bir çok kadın karakterler var. Sizin de tabi bunlarla kurmuş olduğunuz kurgusal sahneler var. Kendinizi nasıl hissettiniz? Çok cüretkar sahneler var. Öyle bir karakteri canlandırmanın kolay bir şey olduğunu düşünmüyorum . Çok kolay gibi gözüküyor ancak öyle değildir herhalde …
A.E: Sinemanın bir birikim olduğuna inanıyorum. Önüne gelen film çekmemeli veya film çekmiş olmak için film çekmemeli. Bir şeyi biriktirirsin, sanat böyle bir şeydir ve onu çekersin ya da mesleğinde biriktirdiğin şeyler seni bir şeye götürür ya da karşına aniden çıkan bir şeyin içerisinde başarılı olursun. Bu rolde olduğu gibi. Ben sanatsal birikimimi doğru yönde yapmışsam şayet, böyle bir rolde asla zorlanmam. Burada filmdeki karakter travmatik bir durum yaşamaktadır. O aynı zamanda zeki bir karakter. Öyle gazetelerin üçüncü sayfalarındaki sapıklardan değil.
S.Ç: Kadındaki erkek korkusu gibi erkekte de bir kadın korkusu var.
A.E: Elbette. Karşı cinsin yani her iki tarafın birbirlerine karşı güveninin ne kadar olduğunu da burada tartışıyoruz ve görüyoruz.
S.Ç: Peki hala sevgiyle yaşanan cinselliğe inanıyor musunuz?
A.E: Evet yüzde yüz diyebilirim.
S.Ç: Aşk insanın kendisini aldatması mıdır? Bunu çok kişisel olarak soruyorum çünkü buradaki karakteriniz aşkı tamamen unutmuş ve çok eşli bir karakter olmuş sonuçta tek eşlilik olmasaydı çok eşlilik olurdu. Bu soruyu sormamın nedeni sevgiyle yaşanan bir cinsellik size neleri çağrıştırıyor?
A.E: Cinselliğe ben şu açıdan bakıyorum. Öncesinde yaşadıkların seni o cinselliğe götürüyorsa o güzel bir cinselliktir yani yemek yerken sohbet ederken bir yere giderken, bunları onunla yapmayı istiyorsan, o kadını yatakta daha çok arzuluyorsun, daha çok istiyorsun. Öbür türlü zaten parayı veren düdüğü çalıyor yani bu emek isteyen bir şeydir. Emeksiz bir cinsel ilişkinin insana sağlayacağı herhangi bir katkı yok. Aşka ben asla inanmıyorum. Aşk insanların kendisini kandırmasından öte bir şey değildir bence…
S.Ç: Türk sinemasına her yıl yeni yeni yönetmenler katılmakta. Bu bağlamda Türk sinemasının gelişmesini siz nasıl değerlendiriyorsunuz ?
A.E: Mesela kırk dördüncü Altın Portakal Film Festivali son yılların popüler olmayan filmlerinin katıldığı bir festival. Magazinsel oyuncuların filmlerine, medyanın müthiş bir ilgisi oluyordu .Bu sene bakıyorum o tarz herhangi bir film yok. Bu işin magazinini fazla yapamayacaklarını anladılar. Bu da Altın Portakal’ın değiştiğini göstermektedir. Altın Portakal değişiyor diyebiliriz. Söylediklerimizin hayata daha politik yansıması adına bu tarz filmlere destek olunmalı ve devam ettirilmeli.
S.Ç: Kültür Bakanımız Ertuğrul Günay’a ileteceğiniz bir mesajınız var mı?
A.E: Kendisi çağdaş dünyanın içerisinde yetişmiş bir kişi. Umarız onun bakışı bugüne kadar ki olan bakışların çok üstünde olur. Türk sineması bir yerlere gidecekse, bu Türk devletinin, hükümetinin desteği olmadan olmaz. Çünkü Türkiye’de sinema endüstriye dönüşmemiş ki… hala herkes münferit filmler yapıyor. Yani birisi bir şey yapıyor, unutuluyor. Bu sahiplenilmiyor. Sponsorlar ne işe yarıyorlar? Bilmem ne kadın programına senelik iki milyon dolara sponsor oluyorlar. Biri bir kitap çıkarıyor, bastıracak sponsor bulamıyor. Sanata sponsor olunmazsa, sen kültürünün gerçek yüzünü modern dünyaya anlatamazsın, gösteremezsin.
Sayım Çınar
sayimc@superonline.com